İmam Cafer-i Sadık as’ın Cundeb oğlu Abdullah’a Önerileri

Yazar: - Kategori:
Yayın Tarihi: - 02:13

İmam Cafer-i Sadık as’ın Cundeb oğlu Abdullah’a Önerileri

İmam Sadık aleyhi’s-selam’ın Cundeb oğlu Abdullah’a şöyle emrettiği dedikodu edilmiştir:

 

Ey Abdullah! İblis bu kandırıcı dünyada tuzaklarını kurmuş ve yalnızca bizim arkadaşlarımızı avlamak istiyor. Ama ahiret arkadaşlarımızın gözünde hiç bir şeyi onunla değiştirmeye razı olmayacakları kadar büyüktür.

 

Daha sonra şöyle emretti:

 

Nerededir nur ile dolup taşan kalpler? Dünya, onların gözünde zehirli bir yılan ve yabancı bir düşman gibidir. Allah’a yönelerek, sorumsuz ve sarhoş insanların ilgi duyduğu şeylerden uzaklaşmışlardır. Benim asıl arkadaşlarım onlardır. Onların saygısına fitneler yatışmakta ve belalar uzaklaşmaktadır.

 

Ey Cundeb oğlu Abdullah! Bizi tanıyan bizim ilahi makamımızı öğrenen ve inanan her Müslümanın her gece ve gündüz amellerine bakması ve kendisini hesaba sürüklemesi gerekir. Şayet yaptığı işlerin, iyi iş olduğunu görürse o işleri daha da arttırmalıdır; aksi takdirde kıyamet günü rezil olmamak için makûs işlerden tövbe etmelidir.

 

Ne mutlu -hatada olanlara verilen- dünya mülk ve ziynetine imrenmeyen kula. Ne mutlu ahirete talip olup onun için çalışan kimseye. Ne mutlu palavra heveslerle kendisini meşgul etmeyen kimseye.

 

Daha sonra İmam Sadık aleyhi’s-selâm şöyle emretti:

 

Allah, ulusa kandil ve meşale olan, amel ve gayretiyle onları bize doğru çağıran ve gizemlerimizi ifşa etmeyen insanlara rahmet etsin.

 

Ey Abdullah! Mü’minler, Allah’tan korkan ve kendilerine affedilmiş olan hidayetin ellerinden alınmasından evham eden, Allah’ı ve nimetlerini andırdıkları zaman fobi ve korkuya kapılan, Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğunda, bariz ettiği baki kudretinden dolayı imanları çoğalan ve Rab’lerine tevekkül eden kimselerdir.

 

Ey Abdullah! Cahil daha öncekinden beri varola gelmiş, esası kuvvetlenmiştir. Bunun böyle oluşu, ulusun Allah’ın dinini oyuncak yapmalarından dolayıdır. Hatta ilimleriyle Allah’a daha yakın olduklarını sananlar dahi O’ndan başkasını arıyorlar. İşte onlar gaddarların ta kendileridir.

 

Ey Abdullah! Şiilerimiz azim ve sebat gösterselerdi, melekler onlarla musafaha eder görüşür, bulutlar onların üzerine gölge düşürür, günleri aydın olur, gökten ve yerden onlar için rızıklar kazanç, Allah, istedikleri her şeyi onlara verirdi.

 

Ey Abdullah! Çağrınızı kabul edenlerin Şia’nın günahkârları hakkında hayırdan başka bir laf söylemeyin. Allah’a huşu ile dilenerek zaferlerini dileyin. Onlar için Allah’tan bağışlama dileyin. Bize yönelen, velayetimizi kabul eden, düşmanlarımızla arkadaş olmayan, bildiğini söyleyen, öğrenmediği veya kuşkusu olduğu şeylerde ise susan kimse, kuşkusuz cennettedir.

 

Ey Cundeb oğlu Abdullah! Ameline güvenen helak olur. Allah’ın rahmetine istinaden günahlara cüret eden kurtulmaz.

 

“Öyleyse kim kurtulur” diye sorduğumda, İmam Sadık aleyhi’s-selâm: ‘Sevaba olan iştiyakları ve cefadan fobileri suratından kalpleri, uçmakta olan bir kuşun pençesinde imiş gibi, ümit ile fobi arasında olan kimseler kurtulur’ diye emrettiler.

 

Ey Abdullah! Allah’tan kendisini hurilerle evlendirmesini ve nurdan olan bir tacı başına koymasını isteyen kimse, mü’min kardeşini neşelendirmelidir.

 

Ey Abdullah! Gece, uykuyu, gündüz ise, konuşmayı eksilt. İnsanın vücudunda göz ve dilden daha az şükreden bir uzuv yoktur. Hz. Süleyman’ın annesi, Süleyman aleyhi’s-selâm’a şöyle dedi: “Oğlum gereksiniminden fazla yatmaktan sakın. Zira fazla uyku insanların hayır amellere muhtaç olduğu gün kıyamet günü seni fakir vazgeçer.

 

Ey Cundeb oğlu Abdullah! İblis’ın, insanları avlamak için tuzakları vardır. Öyleyse İblis’ın ağ ve tuzaklarına yanaşma.

 

“O tuzaklar nedir?” diye sorduğumda şöyle emrettiler:

 

İblis’ın tuzakları, insanı kardeşine iyilik etmekten alıkoymak, ağları ise Allah’ın farz kıldığı namazların zamanında yatmaktır. Öğrenil ki; kardeşlerine iyilik yapmak ve onları ziyaret etmek için adım atmak gibi hiç bir iman yoktur. Namazdan gaflet edenlere, halvetlerde yatanlara, fetret yarıyıllarında dinin zayıfladığı yarıyılda Allah ve ayetleriyle alay edenlere yazıklar olsun! İşte bunlar ahirette kısmeti olmayan kimselerdir. Kıyamet günü Allah onları konuşturmayacak, onları arınmayacaktır ve onlar için şiddetli bir çile vardır.”

 

Ey Abdullah! Kim kendisini cehennem ateşinden kurtarmaktan başka bir evhamla sabahlarsa, büyük bir sorunu kolaya almış ve Rabbinin vereceği az bir hisseye talip olmuştur.

 

Kim müslüman kardeşine şike yapar, onu tahkir eder ve ona karşı husumet güderse, Allah onu cehenneme atar. Kim bir mü’mine haset ederse ona çekemerse, tuzun suda eridiği gibi onun da imanı öylece kalbinde erir.

 

Ey Abdullah! Mü’min kardeşinin gereksinimini karşılamak için adım atan bir kimse, Safa ve Merve arasında sa’y eden koşan kimse gibidir. Onun gereksinimini karşılayan bir kimse de Bedir ve Uhud savaşında Allah yolunda kanına boyanan kimse gibidir. Allah hiç bir ümmeti, yoksul kardeşlerinin haklarını küçümse-medikleri vakitçe helak etmemiştir.

 

Ey Abdullah! Şiilerimize de ki: Farklı fikir ve düşüncelere kapılmasınlar. Allah’a andolsun ki, günahlardan sakınmadıkça, dünyada mücadele göstermedikçe ve Allah yolunda, mü’min kardeşler ile denklik sağlamadıkça velayetimize erişemezsiniz. Ulusa eziyet eden kimse bizim Şialarımızdan değildir.

 

Ey Abdullah! Şia’mız, cömertlik, kardeşlere bağışta bulunmak, gece ve gündüz farz ve sünnet olarak elli rekat namaz kılmak gibi özelliklerle tanınırlar. Şialarımız sabırsızlıktan köpek gibi ulumaz, karga gibi tamahkarlı olmazlar, düşmanlarımızla komşu olmaz, açlıktan can verseler dahi bizi beğenmeyenlere el açmazlar.

 

Şiilerimiz, yılan balığı yemezler, pabucun üzerine mesh yapmazlar, öğlenin ilk müddetini namaz kılmak için korurlar, şarap içmezler.

 

“Canım size feda olsun” dedim. “Onları nerede bulabilirim?”

 

İmam alyehi’s-selâm şöyle emretti:

 

Dağların başında ve kentlerin kenarında. Bir kente girdiğinde milletle muaşeret etmeyen oturup kalkmayan ve ulusun da kendi-siyle muaşeret etmediği kimseyi sor, ara. İşte böyle bir adam, mü’mindir.

 

Allah-u Teâla Habib-i Neccar hakkında şöyle emrediyor: “Kentin Antakya kentinin uzak bir ucundan bir adam koşarak geldi: “Ey kavmim, elçilere yatıl” dedi Allah’a andolsun ki, Habib-i Neccar yalnız idi.

 

Ey Abdullah! mü’minlere zülmün dışında, değişik tam günahlar affedilir. Azamet için yapılan amellerin dışında, değişik tam hayır ameller kabul edilir.

 

Ey Abdullah! Allah için hoşlan, sağlam ipe Kur’ân’a sarıl ve hidayetten dağılma. Böyle oldukça amellerin kabul edilir.

 

Allah-u Teala emrediyor ki:

 

“Kuşku yok ki ben tövbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da doğru yola ulaşan kimseyi affediciyim.”

 

İmanla beraber olmayan amel, kabul edilmez; amelsiz de iman olmaz, yakinsiz amel, huşusuz da yakin olmaz. Bunların hepsinin mihveri, hidayettir. Öyleyse hidayete ulaşanın ameli kabul edilir ve kabul edilmiş olarak melekut alemine yükselir. “Allah dilediğini doğru yola hidayet eder.”

 

Ey Abdullah! Allah-u Teâla’nın rahmet ve nimet yanında, O’nunla beraber olmak ve Firdevs Cennet’ine yerleşmek istiyorsan, dünyaya umursama, vefatı göz önünde yakala ve yarın için bir şey biriktirme. Öğren ki; evvelden yollayacağın her şey, yaptığın ihsan ve imanlar verimine olduğu gibi, geriye vazgeçtiğin şey de biriktirdiğin dünya mülkü, hasarınadır.

 

Ey Abdullah! Kazandığı mülkten kendisini yoksun vazgeçen, o mülkü başkası için toplamaktadır. Heva ve arzusuna uyan, düşmanına uymuştur. Kim Allah’a güvenirse, Allah, ona dünya ve ahiret işleri için yeter ve gıyabında onun her şeyine gözetir. Her belaya karşı sabır, her nimete şükür ve her güçlüğe çözüm yolu hazırlamayan kimse âciz kalır. Evladına ve mülküne gelecek her belâ ve musibete karşı, dayanmaya çalış. Zira Allah, sabır ve tahammülünüzü sınamak için itimat ve bağışını sizden geri alır. Günah işlemeye cesaretlendirmeyecek biçimde Allah’a ümitli ol ve O’nun rahmetinden de ümit kesmeyecek biçimde ondan kork. Cehaletin methiye ve laflarına asla aldanma. Çünkü bu, kibirlenip, ululanmana ve amelinle iftihar etmene neden olur. Gerçekten en iyi amel, iman ve tevâzudur.

 

Kendinden sonra mülk vazgeçmekle, kendi mülkünü zayi edip, ötekilerinin maddî durumunu düzeltmeye çalışma. Allah’ın sana nasip ettiği mülke yetin. Ancak, kendi yanında olanı mevcut olan mülk ve sana verilen nimetlere bak. Erişemeyeceğin bir şeyi tutku etme. Kuşkusuz kanâat eden doyar; kanı etmeyen ise doymaz. Ahiretten hissesini al. Zengin olduğunda azma. Yoksul olduğunda sabırsızlık etme. Katı ve taş yürekli olma; zira böyle olursan millet sana yanaşmaktan sevmez. Gevşek ve cılız da olma; çünkü seni tanıyan seni tahkir eder. Kendinden üstte olana karşı husumet yapma; senden altta olanla da alay etme! İşlerde o işin ehliyle çekişme işi ehline vazgeç, ussuzlara itaat etme. Herkesin yanında kendini küçültme. Kendi yükünü başkasının üzerine yükleme. Bir işin içerisinde kalıp pişman olmaman için işe girişmeden evvel, o işin giriş ve çıkış yolunu bil.

 

Kalbini ortak olduğun bir yakın, amelini peşinden gittiğin baban, nefsi emmareni gayret ettiğin düşman ve sahibine geri vereceğin itimat kabul et. Sen kendi nefsinin hekimi kılınmışsın, sıhhatinin bulgusunu tanımış, hastalığını bilmiş ve ilacını da öğrenmişsin. Öyleyse kendine nasıl bakacağına dikkat et.

 

Bir kimseye yaptığın iyiliği, minnet edip söyleyerek bozma; aksine o iyiliğini daha iyi bir iyilik izlesin. Kuşkusuz bu, edebin için daha hoş, ahiretteki sevabın için de zorunludur. İster cehalet ol, ister bilgin, yumuşak mizaçlı ve ağır başlı sayılmak için susmaya riâyet et. Çünkü alimlerin yanında susmak senin için ziynet, cehaletlerin yanında susmak ise, sana bir örtüdür.

 

Ey Abdullah! Meryem oğlu İsa alehi’s-selâm, ashabına şöyle emretti: “Şayet biriniz, yatan kardeşinin yanından geçerken onun arka veya önünden bir kısmının açıldığını görürse acaba açılmayan tarafını da açar mı yoksa açılan yerini örter mi?” Ashabın hepsi: “Açılan tarafını örteriz.” dediler.

 

Hz. İsa aleyhi’s-selâm: “Hayır; öyle değil, siz her tarafını açarsınız.”

 

Ashab, bunun bir misal olduğunu kavrayınca: “Ey Ruhullah! nasıl açarız?” diye sordular. Hz. İsa şöyle emretti: “Sizlerden kimileri kardeşinin ayıbını gördüğünde onu örtmüyor. Gerçekten de siz, lezzetleri terketmedikçe hedefinizi ulaşamazsınız; beğenmediğiniz şeylere tahammül etmedikçe heveslerinize kavuşamazsınız. Haram olan bakıştan sakının. Zira bu iş, kalbe şehvet tohumu eker ve bu, seni kandırmaya yeter. Ne mutlu bakışı gözünde değil de kalbinde olan kimseye. Köle sahipleri gibi ulusun ayıplarına bakmayın, köleler gibi kendi ayıplarınızı görün. İnsanlar iki kısımdır: Belaya duçar olanla, olmayan. Belaya duçar olana acıyın ve sıhhatinize şükredin.”

 

Ey Abdullah! Seninle ilişkisini kesenle ilişki kur. Seni yoksun vazgeçene bağışta bulun. Makûsluk yapana iyilik et. Sövene selam ver. Husumet yapana karşı vicdanlı davran. Zulmedeni bağışla; nitekim sen de bağışlanmayı hoşlanırsın. Allah’ın seni bağışlamasından ibret al. Güneşin hem iyi, hem de makûs insanlara doğduğunu ve yağmurun da hem salih, hem de kusurlu kimselere yağdığını görmüyor musun?

 

Ey Abdullah! Ulusun, seni iyi öğrenmesi için onların gözü önünde fukaralara dayanak etme. Böyle yaptığında ödülünü almış sayılırsın. Sağ elinle yaptığın iyilikten, sol elinin haberi olmamalıdır. Zira Allah’ın rızasını kazanmak için saklıca verdiğin sadakadan dolayı Allah, seni -ulusun verdiğin sadakadan habersiz kalmasının sana hasarı erişmeyeceği bir gün -kıyamet günü tanıkların gözü önünde ödüllendirecektir.

 

Dua ettiğin zaman sesini alçalt. Çünkü sakladığın ve sarihe vurduğun her şeyi öğrenen Allah, istemeden de ne isteyeceğini öğreniyor.

 

Oruç yakaladığında kimsenin gıybetini etme. Orucunuza eziyet bulaştırmayın. Ulusun öğrenmesi için suratları tozlu, saçları dağınık, dudakları kuru olup azamet için oruç yakalayan kimselerden olma!

 

Ey Abdullah! Tüm iyilikler ve tüm makûsluklar senin önündedir. Bunları ancak vefattan sonra görebilirsin. Allah Azze ve Celle, hayrın tümünü de cennette, şerrin tümünü de cehennemde karar kılmıştır. Zira bunlar cennet ve cehennem kalıcıdır.

 

Allah kime hidayet affederek, iman ile aziz kılar, doğru yolu esin ederek tabiatında nimetlerini tanıyacak bir us vazgeçer, dinini ve dünyasını yönet edecek ilim ve hikmet bağışlar, mükellef kıldığı şeyleri basitleştirmek üzere dayanakta bulunur ve ufak amelleri yapmak için dahi kendisinden dayanak dilemeye davet ederse, böyle bir kimse, Allah’ın nimetleri, vaatettiği ödülleri ve eforundan fazla kendisini mükellef kılmadığı için Allah’a şükretmeyi kendisine farz kılmalıdır; Allah’a karşı nankörlük etmemeli; O’nu anmalı; O’nu unutmamalıdır; O’na itaat etmeli ve O’na karşı günah işlememelidir. Oysa ki insan, Allah’ın buyurduğu şeylerden surat çeviren, onları yapmaktan âciz kalan, Rabbi önünde kendisine zillet giysisini giydiren, heva ve arzusuna uyan, ömrünü şehvetlerde geçiren ve dünyasını ahiretine seçim eden bir varlıktır. Bu gidişattayken de Firdevs Cenneti’ni arzuluyor. Gaddarların amelini yapmakla, iyi iş yapanların makamlarına erişmeye yüreklenmek kimseye yakışmaz. Ansızın kopacak olan kıyamet kopunca ve büyük trajedi gelip çatınca ve Cebbar olan Allah kesin karar vermek için terazileri kurunca ve tam yaratık hesap vermek için sahneye gelince, işte o zaman yücelik ve bağışın kimin olduğuna, hasret ve pişmanlığın da kime erişeceğine yakin edersin. Öyleyse bu gün dünyada öyle bir iş yap ki, ahirette onunla kurtulacağına ümit edesin.

 

Ey Abdullah! Allah-u Teâla, vahyettiği şeylerin kimisinde şöyle emretmiştir:

 

“Ben, ancak, azametim için boyun eğen, benim için kendisini şehvetlerden alıkoyan, günlerini zikrimle geçiren, kullarıma karşı büyüklük taslamayan, açları doyuran, üryanları giydiren, musibete uğrayanlara acıyan ve enteresanlara yer veren kimsenin namazını kabul ederim. Böyle bir kulun nuru, güneşin nuru gibi çevreye dağılır. Karanlıkta nur, cahilde ise hilim olgunluk veririm ona. İzzetimle ona gözetirim. Meleklerimi onu gözetmekle görevlen-diririm. Beni çağırdığında lebbeyk tenim. Benden bir şey istedi-ğinde veririm. Bu kul benim indimde, meyvelerinin eşi bulunmayan ve bozulmayan firdevs Cenneti’nin bahçeleri gibidir.

 

Ey Abdullah! İslam tevhid, nübüvvet ve meada ikrar etmek üryandır; kıyafeti hayâ, ziyneti mütevazilik, cömertliği salih amel ve direği ise vera kuşkulu şeylerden sakınmadır. Her şeyin bir esası vardır; İslam’ın temelide biz Ehl-i Beyt’in sevgisidir.

 

Ey Abdullah! Allah-u Teâla’nın, zeberced yakut türünden sarı veya yeşil bedelli bir cins taş ve ipekle sarılmış, sündus ipek işlemeli bir kumaş ve diybac bir çeşit nazik ipekli kumaş ile de süslenmiş, nurdan bir hisarı vardır. Bu hisar kıyamet günü bizim arkadaşlarımızla düşmanlarımızın arasına çekilir. Beyinler şiddetli bir sıcaktan dolayı kaynadığında, vicdanlar ağızlara eriştiğinde ve ciğerler beklemekten dolayı şiştiğinde Allah arkadaşları, bu hisarın içerisine götürülür, orada Allah’ın güven ve himayesinde yer alırlar. Onlar için gönüllerin istediği ve gözlerin lezzet aldığı her şey orada vardır. Allah’ın düşmanları ise çok terlediklerinden dolayı ağızları kilitlenir, fobiden vicdanlarının bağı kesilir ve Allah’ın onlar için hazırladığı cefaya bakıp şöyle derler: “Bize ne oluyor ki, ken-dilerini makûslardan saydığımız adamları göremiyoruz?”.

 

Allah arkadaşları onların bu vaziyetine bakıp gülerler. Nitekim Allah-u Teâla cehennem ehlinin şöyle dediğini nakletmiştir: “Biz onları alaya alır dururduk şimdi onlar cehennem’de yoklar yoksa gözler mi onlardan kaydı?” Değişik bir ayette de şöyle emretmektedir: “Artık bugünde, iman edenler kafir olanlara gül-mektedirler; tahtlar üzerinde bakıp izliyorlar.”

 

Allah-u Teâla, dostlarımızdan mü’min olan birine tek bir sözcükle dahi dayanakta bulunan herkesi hesapsız cennete götürecektir.

 

On Dört Suçsuzdan Kırk Hadis.

Etiketler:, , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir