MÜLKLERİ VE CANLARI İLE SINAV EDİLENLER

Yazar: - Kategori:
Yayın Tarihi: - 18:04

MÜLKLERİ VE CANLARI İLE SINAV EDİLENLER

Kur’an-ı Kerim Allah yolunda mülkleri ve canları ile gayret eden cesur müminleri nasıl müjdeliyor? İşte mülkleri ve canları ile sınav edilen ve bu kaderde gayret eden müminlerin mükafatı…

Kur’ân-ı Kerim’de; Mekke’den Medine’ye hicretten sonra, tedrîcî olarak müslümanların savaşmalarına izin verildi. Bu yarıyılda nâzil olan şu iki âyet-i kerîmede; mü’minlerin mülkleri ve canları ile sınav edilecekleri haber verilmekte ve katlananlar müjdelenmektedir:

“Andolsun ki sizi azıcık fobi ve açlık; MÜLKLERDEN, CANLARDAN ve mahsullerden azıcık eksiltme muhtaçlık ile sınarız. Ey Peygamber! KATLANANLARI müjdele!” el-Bakara, 155

“Andolsun ki, MALLARINIZ ve CANLARINIZ husûsunda sınava çekileceksiniz; sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden bir hayli üzücü laflar duyacaksınız. Şayet DAYANIR ve takvâ gösterirseniz, belirli ki bu, yapılacak işlerin en bedellisidir.” Âl-i İmrân, 186

Mekke’de sabır, sebat ve tahammül biçiminde reelleşen cihad; Medine’de artık bir devlete kavuşan müslümanlar için nizâmî bir hâl aldı. Mekkeli müşriklerin tehditlerine karşı, Peygamber Efendimiz, mü’minleri cihâda hazırladı.

MÜLKLERİ VE CANLARI İLE SINAV EDİLENLERİN MÜKAFATI

Nitekim daha Akabe Bey‘atlerinde Abdullah bin Revâha -radıyallâhu anh- ayağa kalkarak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e;

“–Yâ Rasûlâllah! Rabbin ve kendin için bize istediğin koşulu koşabilirsin.” demişti.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle emretti:

“–Rabbim için koşulum, O’na ibâdet etkeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır.

Kendi hakkımdaki koşulum ise, CANLARINIZI ve MALLARINIZI nasıl gözetiyorsanız, beni de öylece gözetmenizdir.

Medine’den gelen mübârek sahâbe topluluğu sordular:

“–Böyle yaparsak karşılığında bize ne vardır?”

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben;

“–Cennet vardır!” emredince, oradakiler;

“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz ne de dönülmesini isteriz!” dediler. İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406

Bugün de O’nu, O’na îmanı, O’nun ahlâkını ve sünnet-i seniyyelerini gözetmek bu çerçevededir.

O’nun sünnetini yaşamanın ve O’nun sünnetini müdafaa faktörün bir lutfu ve yararı da O’nun rahmet şemsiyesinin altına girebilmektir.

Şayet gönlümüzde O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olursa, O’na muhabbet ve ittibâ olursa, iki evrende ilâhî eziyetten -biiznillâh- muhafaza olunuruz. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Hâlbuki Sen onların içinde iken Allah, onlara cefa edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara cefa edici değildir.” el-Enfâl; 33

Bu âyet-i kerîme; Rasûlullah Efendimiz yaşadığı sürece, O’nun içinde bulunduğu cemiyete cefa inmeyeceğini müjdelemektedir. Müfessirler; Efendimiz’in sünnetinin, bir cemiyette yaşanmaya devam ettiği sürece de ümmetine toplu çilenin inmeyeceğini ifade etmişlerdir. Bu âyet Peygamberimiz’in Allah katındaki onur ve bedeline ispattır.

Üftâde -kuddise sirruhû- Hazretleri der ki:

“Âlemdeki tam intizam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gururlu bedeni iledir. O, Hakk’ın zâtının mazharı ve evrenlerin tılsımıdır. Hattâ İsa -aleyhisselâm-, cesediyle beraber semâya yükseldiği hâlde, O’nun pâk cisminin dünyada kalmasının, cesetler evreninin ıslah ve intizamı için olduğu söylenmiştir. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 342

Cenâb-ı Hak, muhâcirleri MÜLKLERİ ve CANLARIYLA cihâd edenler olarak tanım etti ve onların ensâr ile kardeşliklerini meth ü senâ emretti:

“Îmân edip de hicret edenler, Allah yolunda MÜLKLERİYLE, CANLARIYLA cihâd edenler ve muhâcirleri barındırıp destek edenler var ya, işte onların bir kısmı değişik bir kısmının arkadaşlarıdır…” el-Enfâl, 72

Bu âyette birbirine kardeş olan muhâcir ve ensârın, birbirine mîrasçı oldukları da bildirilmekteydi. Daha sonra bu karar kaldırıldı.

Bedir Gazvesi, mü’minlerin ilk harbi ve ilk galibiyeti oldu. Îman asabiyeti, ırkî asabiyeti bertaraf etti.

Uhud’da ise cihad husûsunda bazı sınavlar yaşandı.

Başta istişâre esnasında Peygamberimiz’in müdafaayı seçim eden görüşüne muhalefet, Daha sonra harp esnasında okçuların önemli bir kısmının mevzilerini terk etmesi ve Müşriklerin orduyu arkadan abluka etmesi esnasında bazı müslümanların parçalaması gibi birtakım sınavlar yaşandı.

Uhud Gazvesi’nden sonra Saff Sûresi nâzil oldu. Bu sûrede; mü’minlere cihad husûsunda «yapamayacakları iddiâlı şeyleri söylememeleri» tâlim edilmiş; Cenâb-ı Hakk’ın böyle iddiâlı davranışlarla konuşanları değil, bünyân-ı mersûs / kenetlenmiş bir bina gibi, saflar hâlinde savaşanları beğendiği bildirilmiştir.

Sûrenin sonunda cihâda teşvik sadedinde şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Ey îmân edenler! Sizi acı bir eziyetten kurtaracak ticareti size göstereyim mi?” es-Saff, 10

“Allah ve Rasûlü’ne inanır îmân eder, îmânın göstergesi olarak MALLARINIZ ve CANLARINIZLA Allah yolunda cihâd edersiniz. Şayet öğrenirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

İşte bu takdirde;

Allah; sizin günahlarınızı bağışlar, sizi tabanından akarsular akan cennetlere, Adn cennetlerindeki o hoş yerleşimlere koyar.

İşte bu en büyük kurtuluştur.” es-Saff, 11-12

“Beğeneceğiniz başka bir şey daha var:

Allah’tan destek ve yakın bir fetih.

Mü’minleri bunlarla müjdele!” es-Saff, 13

Hicretin altıncı yılında; umre için çıkılan yolun sonunda, Saff Sûresi’nde müjdelenen «Fetih ve Zafer»e bir adım daha yanaşılmış, Hudeybiye Musâlahası akdedilmişti.

Bu yarıyılda etraftan bir hayli kabîle İslâm’a girdiler. İlk müslümanların yaşadığı çilelerden geçmeyen bu şahıslar; müslüman olmalarını, Peygamber Efendimiz’e minnet olarak yüklemeye kalkıyor, bir çıkar vesilesi yapmaya çalışıyorlardı.

Ancak Cenâb-ı Hak, onların îman kıvâmının henüz yeterli olmadığını bildirdi. Reel mü’mini, yeniden «canları ve mülkleriyle cihâd edenler» niteliğiyle tanım etti:

“Bedevîler;

«–İnandık» dediler.

De ki:

«–Siz îmân etmediniz, ama; ‘Boyun eğdik.’ deyin! Henüz îman kalplerinize yerleşmedi. Şayet Allâh’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi azaltmaz. Zira Allah çok affeden, çok acıma edendir.»

Mü’minler ancak Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân eden, ondan sonra asla kuşkuya düşmeyen, Allah yolunda MÜLKLERİYLE ve CANLARIYLA cihâd edenlerdir. İşte sâdık olanlar / reel mü’minler ancak onlardır.” el-Hucurât, 14-15

Hicretin sekiz ve dokuzuncu senelerinde; Mekke Fethi, Mekke’nin müşriklerden arınılması ve Tebük Seferi esnasında nâzil olan Tevbe Sûresi; «Canları ve mülkleriyle cihâd etmek» husûsiyetinin en çok yinelendiği sûredir.

Siyak haysiyetiyle; Mekke müşriklerinin, sikāye, ridâne gibi Harem görevleriyle iftihar etmelerine yanıt içinde Rabbimiz, yeniden mülkleri ve canlarıyla cihâd eden mü’minleri övdü ve müjdeledi:

“Îmân edip de hicret edenler ve Allah yolunda MÜLKLERİYLE, CANLARIYLA cihâd edenler; derece bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.

Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve memnunluk ile, kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler.

Onlar orada sonsuz kalacaklardır. Kuşkusuz ki Allah katında büyük ödül vardır.” et-Tevbe, 20-22

Mûte’nin akabinde, dokuzuncu senede; Bizans’ın büyük hazırlıklarına karşı, Tebük Seferi kararlaştırıldı. Bu «Güçlük Seferi» için Allah yolunda cihâda teşvik ise şu âyet-i kerîmelerle duyuruldu:

Ey mü’minler! Gerek hafif gerek ağır olarak savaşa çıkın, MALLARINIZLA ve CANLARINIZLA Allah yolunda cihâd edin!

Şayet öğrenirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” et-Tevbe, 41

Tebük Seferi’ne katılmamak için; münafıklar ve îmânı cılız bazı mü’minler, Allah Rasûlü’nden izin istediler. Boş bahaneler ileri sürdüler. Cenâb-ı Hak, reel mü’minlerin cihaddan geri kalmak istemeyeceğini bildirdi:

“Allâh’a ve âhiret gününe îmân edenler, MÜLKLERİYLE, CANLARIYLA savaşmaktan geri kalmak için Sen’den izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini pek iyi öğrenir.” et-Tevbe, 44

Müteâkip âyet, böyle gerekçeleri ancak inançta kuşku içindeki bireylerin ileri sürebileceğini bildirdi:

“Ancak Allâh’a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşüp, şüpheleri içinde bocalayanlar senden izin isterler.” et-Tevbe, 45

Tebük’e katılmayanların; cihâdı kerih görmeleri, ödleklikleri şu âyetlerle kınandı:

“Allâh’ın Rasûlü’ne muhalefet etmek için geri kalanlar sefere çıkmayıp oturmaları ile neşelendiler; MÜLKLERİYLE, CANLARIYLA Allah yolunda cihâd etmeyi çirkin gördüler;

«–Bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler.

De ki:

«–Cehennem ateşi daha sıcaktır!»

Keşke kavrasalardı!” et-Tevbe, 81

Samimî mü’minler ise, cihâda koştular ve ilâhî müjdelere nâil oldular:

“Fakat Peygamber ve O’nunla birlikte inananlar; MÜLKLERİYLE, CANLARIYLA cihâd ettiler. İşte tam hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir.” et-Tevbe, 88

Abdullah Zü’l-Bicâdeyn -radıyallâhu anh- bu seferde şehîd olmak için duâ istemiş, Peygamber Efendimiz de onu şehâdetle müjdelemişti. Sıcak çatışmanın olmadığı bu seferde, bu sahâbî seferde hasta olarak şehîd oldu. Peygamberimiz, onu mezarına bizzat koydu.

Ebû Hayseme -radıyallâhu anh- başlangıçta seferin güçlüğü sebebiyle Medine’de kalmış, orduya iştirâk edememişti. İslâm ordusu yola çıktı. O günlerden birinde; bahçesindeki kameriyede ailesi kendisine mükellef bir sofra hazırlamış, onu da davet etmişlerdi.

Ebû Hayseme; ikramlara bakarken, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının dargın çöllerdeki hâlini tefekkür etti. Bir anda usu başına geldi ve kendi kendisine;

“Onlar bu sıcakta Allah yolunda güçlüklere direnmekteyken, benim bu yaptığım olacak şey mi?!.” dedi.

Sofraya el dahi sürmeden hemen yola düştü, Tebük’te İslâm ordusuna katıldı. Onun geldiğini gören Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, coştu ve;

“–Yâ Ebâ Hayseme! Az kaldı helâk olacaktın!..” emrederek onun bağışlamayı için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. İbn-i Hişâm, IV, 174; Vâkıdî, III, 998

Tebük Seferi’ne bahanesiz katılmayan üç sahâbî ise, dönüşte çetin bir sınavla karşı karşıya kaldılar. Peygamberimiz bu üç sahâbîyle görüşme yasağı koydu. Kimse onlarla muhatap olmadı. Onlara âyet-i kerîmenin ifadesiyle, yeryüzü dar geldi. 55 günlük bu tecrîdin ardından, onların tevbelerinin kabulünü müjdeleyen âyetler nâzil oldu.

Bu sahâbîler, o güne kadar reelleşen tam harplere katılmışlardı. Fakat Tebük’e katılmamaları üzerine böyle ağır bir biçimde tecziye edildiler.

Demek ki, cihâd emrinin asıllaştırılması husûsunda; “Ben şu kadar çaba ettim, yeter!” gibi gerekçeler, Allah katında asla makbul değildir.

Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur:

“Allah yolunda infâk ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi riske atmayınız. Bir de ihsanda bulununuz, çünkü Allah iyilikte bulunan ve ihsan şuuru ile yaşayan muhsinleri hoşlanır.” el-Bakara, 195

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlünü bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh- iki defa İstanbul’a hakikatleştirilen seferlere katıldı. Bir seferinde Rumlar, arkalarını kentin surlarına vermiş savaşırlarken; Medineli bir cengâver, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören mü’minler hayretler içinde;

“–Lâ ilâhe illâllah! Şuna bakın! Kendini göz göre göre riske atıyor!” demişlerdi.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî şöyle dedi:

“–Ey mü’minler! Yanlış anlaşılmasın! Bu âyet, biz ensar hakkında nâzil oldu. Biz ensar, Allah Rasûlü’ne konukseverlik ettik, O’nunla gazvelere iştirâk ettik. Neyimiz varsa, Allah Rasûlü’nün yoluna bezlettik.

Daha sonra;

Allah, Peygamberi’ne destek edip dînini galip kıldığında biz; «Artık mülklerimizin başında durup onların ıslahı ile meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti vahyetti.

Bu âyet-i kerîmedeki «kendi eliyle kendini riske atmak»tan kasıt, bağ ve bahçe gibi dünya mülküyle uğraşmaya dalıp, Hak yolunda mücadeleyi terk ve ihmâl etmemizdir.”

Bu ilâhî îkāza tam samimiyetiyle kulak verip ittibâ eden Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri; dünyanın ziynetine ve rahatına hiçbir zaman övgü etmeyerek Allah yolunda hizmetten geri kalmamış ve nihayet katıldığı bu sefer esnasında şehîd olarak, surların yakınına bugün kendi ismiyle anılan Eyüp mahallesine defnedilmiştir. Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972

Çünkü cihâd emrinde, namazdaki gibi süre ve rekât rakamı; farz oruçtaki gibi gün tahdidi; zekâttaki gibi hudûdu tanımlayan nisab ve nisbetler yoktur. Hac gibi, ömürde bir defa edâsı da mükellefiyeti ortadan kaldırmaz.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ

“Allah bahtında, hakkını vererek cihâd edin!..” el-Hacc, 78

Cihâdın hakkı, yakîn gelene kadar, başka bir deyişle son soluğa kadar tam mücadelelerin Allah yolunda sarf edilmesidir.

Cihadsız bir müslümanlığın olamayacağını Peygamber Efendimiz şu kıssada bildirmektedir:

Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey‘at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu yakalamamı ve Allah yolunda cihâd etmemi koşul koştu.

Ben de şöyle dedim:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine eforum yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad alanına gelince nefsimi vefat fobisi kaplayıp kaçmaktan kaygı ediyorum.

Sadakaya gelince, benim mülküm minik bir koyun sürüsü ve on deveden ibarettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimi yakaladı, salladı ve şöyle emretti:

“–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl cennete gireceksin?!.”

Bunun üzerine;

“–Yâ Rasûlâllah! Bey‘at ediyorum.” dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu tam koşullar üzerine bey‘at ettim. Ahmed, V, 224

Âyet-i kerîmede ise şöyle buyurulur:

“Allah; mü’minlerden, MALLARINI ve CANLARINI, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır. Zira onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, can verirler. Bu; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir va‘ddir. Allah’tan daha çok lafını yerine getiren kim vardır! O hâlde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, gerçekten büyük hasılattır.” et-Tevbe, 111

Tebük’deri sonra nâzil olduğu bildirilen şu âyet-i kerîme ise, cihâdın üstünlüğünü tebârüz ettirdi:

“Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla, MÜLKLERİ ve CANLARIYLA Allah yolunda cihâd edenler bir olmaz. Allah; MÜLKLERİ ve CANLARI ile cihâd edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı.

Gerçi Allah hepsine de hoşluk cennet va‘detmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.

Kendinden dereceler, affetme ve rahmet vermiştir. Allah çok affedici ve esirgeyicidir.” en-Nisâ, 95-96

Rivâyete göre;

Bu âyet ilk nâzil olduğunda -özür sahibi olanlar dışında- ibâresi mevcut değildi. Kör sahâbî İbn-i Ümmü Mektûm; yeisini belirtince, bu ifade ile âyet tekerrür nâzil oldu.

Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm -radıyallâhu anh-; yeniden de bu fazîletten yoksun olmamak için, o günden sonra yapılacak savaşlara katılacağını söyleyip bayrağın kendisine verilmesini istemiştir.

Kör olduğu için harpte bereketli olamayacağını söyleyenlere şöyle dediği rivâyet edilir:

“–Benim bu hâlimle de size büyük bir bereketim değebilir. Zira ben kör olduğum için, düşman kılıçlarını göremem, bu surattan da cesaretim kırılmadan en önde bayrağı taşırım. Benim fobisizce düşman üstüne yürüdüğümü gören müslümanların da cesaret, kahramanlık ve coşkuyu çoğalır.”

Ne büyük bir îman coşkuyu!..

Rabbimiz, bizlere yolunda canları ve mülkleriyle cihâd eden ashâb-ı kirâmın şuurunu nasîb eylesin. Cephelerde din ve vatan düşmanlarıyla mücâhede eden Mehmetçiklerimize başarılar ve fetihler nasîb eylesin! Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Mecmuası, Sene: 2019 Ay: Ocak, Sayı: 167

CİHAD NEDİR? MÜCAHİD KİMDİR?

REEL “FETİH” NEDİR? İSLÂM’DA CİHÂDIN REEL MÂHİYETİ NEDİR?

ALAKANIZI ÇEKEBİLİR

MUS’AB BİN UMEYR RA KİMDİR?MUS’AB BİN UMEYR RA KİMDİR?ALLAH YOLUNDA GAYRETALLAH YOLUNDA ÇABAEN GÜZEL DÖRT AHLÂKEN HOŞ DÖRT AHLÂKPEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EMRİNE MUHALİF OLANLARI BEKLEYEN TEHLİKEPEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EMRİNE KARŞI OLANLARI BEKLEYEN TEHLİKEALLAH’A NASIL ŞÜKRETMELİYİZ?ALLAH’A NASIL ŞÜKRETMELİYİZ?HAZRET-İ LOKMAN’IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİHAZRET-İ LOKMAN’IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİPEYGAMBERLERİN ÖRNEK ŞAHSİYETLERİPEYGAMBERLERİN MİSAL KİŞİLİKLERİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir